RSS

CAN DÜNDAR’ DAN YAZILAR

16 Oca

           

Musalla Taşı-CAN DÜNDAR

Bir zamanlar bir psikoloji kitabında okuduğum bir bölüm
vardı… Hayatın ve getirilerinin kıymetini anlamak için
tavsiye edilen bir metod vardı içinde..
Deniyordu ki; "arada bir, çok bunaldığınızda,
hayatın sizin için çekilmez hale geldiğini düşündüğünüzde
kendinize 10 dakika ayırın ve kendi cenaze töreninizi
düşünün"… Cümleyi ilk okuduğumda çarpılmıştım…
Ben girişin akabinde pozitif bir gelişme ve tavsiye
bekliyordum… Ama " kendi ölümümüzü ve cenazemizi " düşünmemiz tavsiye
ediliyordu…
Tüylerim diken diken oldu ve yazarın saçmaladığını
düşündüm o an… Ama önyargı düşmanı biri olarak okumaya devam ettim…
Diyordu ki; " bunları düşündüğünüzde dünyadaki yerinizi,
dünyayı terkettiğinizde oluşacak boşluğu, sevdikleriniz ve
sizi sevenler için öneminizi anlayacaksınız…
Özellikle insanların sizin için neler söyleyeceklerini,
onlar için ne ifade ettiğinizi hissetmeye çalışın…
O andan geriye dönme şansınız olmadığını, hayat
denen kredinizin bittiğini ve onlara
yanıt verme şansınız olmadığını düşünün…

Tekrar sarılma, bir kez daha öpme ihtimalinizin bittiğini
hissedin…
Dünyadaki küslüklerin, ayrılıkların, kavgaların
yanında bu acının ve geri dönülmezliğin korkunç
çaresizliğini
yaşayın…
Bırakın canınız yansın, bırakın alevler içinde kavrulsun
tüm
ruhunuz…
Orada, o musalla taşında düşünün kendinizi…
Seyredin şu an çevrenizde olanların yüz ifadelerini…
Akıllarından ve yüreklerinden geçen cümleleri hayal edin…
**************
Kitaba devam etmeden bıraktım kenara ve gözlerimi
kapatıp aynen düşünmeye başladım…
Eşimi, oğlumu, annemi, babamı, kardeşlerimi ve diğer tüm
çevremi oturttum tek tek kendi cenaze törenimdeki
yerlerine… birer birer yerleştirdim tabutumun çevresine
hepsini…
hayatımda çok nadir bu kadar canım yanmıştı…
görüyordum işte "babaaaa…" diye ağlayan biricik oğlumu…
Eşim kucağında "ağlayan emanetimle" ayakta durmaya
çalışıyordu per perişan…
Koca çınar babacığım, belli belirsiz dualar
okuyordu, o gözümden hala gitmeyen vakur duruşuyla…
Annem, ciğerinden bir parça canlı canlı
koparılmış gibi hem içine hem dışına akıtıyordu
gözyaşlarını… Kardeşlerim, akrabalarım "çok erken gitti, doyamadı
oğluna.."diyordu
acıyan ses tonlarıyla… Ve dostlarım… Onlar da
şaşkındı… Bazısı "daha dün birlikteydik, nasıl olur.." diyordu…
Bunları seyredip onlara "hayır ölmedim, burdayım.." demek
istedim hayal olduğunu unutup…
Sonra anladım yazarın ne demek istediğini daha devamını
okumadan
kitabın…
*************
Farkındalık önemli bir kavramdır psikolojide…
Belki de hiç aklımıza gelmeyen ve gelmeyecek bir
farkındalığı göstermek istemişti yazar…
Kitabı okumaya ne gücüm kalmıştı, ne de isteğim…
Almam gereken dersi ve mesajı almıştım…
Şimdi ne kitabın adını ne de yazarı hatırlamıyorum…
Şu an bunları yazarken bile çok kötü oldum…
Bu olayda tek farkındalık da yok üstelik…
Biraz kendime geldikten sonra devam ettim
hayatımın en zor hayaline…
Sırada çevremdekilerin ölümümün akabinde
neler söyleyecekleri vardı..
Usulen ve nezaketen söylenenlerin dışında…
Onlarda bıraktığım izleri, yaşananları ve
yaşanamayanları elden geçirerek ben konuşturacaktım
hayalimde… İçlerini okuyacaktım, senaryo bana ait olarak…
Yaşarken neler yazmıştım, ölümümle neler okuyacaktım…
Gerçek duygularıydı ulaşmaya çalıştığım, ölüm
acısının etkisiyle girilen duygusal mod değildi,
deşifre etmem gereken metin…
Canım oğlumun söyleyecek çok şeyi yoktu…
Özleyecekti, yokluğumu hissedecekti.. ağlayacaktı aklına
geldikçe…
Belki ölümün ne anlama geldiğini hissedecek yaşa gelinceye
kadar sıradan bir üzüntünün ötesine geçmeyecekti
duyguları… Ama hayal bu ya, 18-20 yaşına getirdim 2 saniyede
oğlumu… "hayal – meyal hatırlıyorum be baba seni…
Keşke şimdi yaşıyor olsaydın da erkek erkeğe
sohbet etseydik seninle… Bak mezuniyet törenimde de
babasızdım… Askere giderken kimin elini öpeceğim senin yerine…"
diyecek canı yanarak bir köşede…
Sevgili eşim… Benim muhteşem hatunum… Nasıl dayanır
bensizliğe
?…
O ki, benim için herşeyini feda edip koşmuştu bana…
Hayatının tek adamı şimdi toprak olacaktı…
Bir daha " Seni seviyorum " diyemeyecekti…
Bir daha hevesle açamayacaktı çalan kapıyı…
Ve her gelen gece bensizliğini haykıracaktı yüzüne…
Her sabah da bensiz başlayacaktı koca gün…
Tek cümlesi takıldı o an içime; " Oyunbozanlık
yaptın be böceğim, hani beraber ölecektik ?…"
Babam-annem, o bugüne kadar evlat olarak mutlu
edecek hiçbir şey yapamamanın acısıyla kahrolduğum güzel
insanlar…
Helaldi şüphesiz hakları…
Bilerek hiç kırmamıştım onları… Üzerine
titredikleri evlatları onlardan önce göçmüştü
işte önlerinde ve dualarına muhtaçtım….
Kaç anne ve babanın çekebileceği bir acıydı ki
evladının cenazesinde bulunmak…
Herhalde insanın uzun yaşadığına
üzüldüğü nadir anlardan olsa gerek…
*************
Diğerlerine geçmiyorum… Bu yazıyı şu an yazıp
sizlerle paylaştığıma göre "diğerlerine" artık sizler de
dahilsiniz…
Düşünün, birgün bir mail ulaşıyor mail-boxınıza "ölmüş"
diye… Sizler kimbilir neler düşünür ve yazardınız…
Eşim şu an yanımda ağlıyor, sanki gerçekmiş gibi…
Oysa ki yazarın amacı " Yaşamanın ve hala nefes
alıyor almanın kıymetini " göstermekti…Benim de öyle…
Lafı çok uzattım farkındayım…Ama dediğimiz çözümü zor
süreç 2 satırla özetlenemeyecek kadar girintili çıkıntılı…
Ben o gün kurduğum o hayalle, canımın tüm yanmasına
rağmen YENİDEN DOĞDUM…
Bilgisayar diliyle "format attım hayatıma"…
Sahip olduklarımın farkına vardım ve hala nefes
alıyor olduğum için şükrettim…
Gözlerimi açtığım anda o kötü ve acı sahne bitmiş,
oyun perde demişti…
Peki ya hayal değil de, gerçek olsaydı ve perde bir
daha açılmamak üzere kapansaydı…
İşte bu final bu yazıyı buraya kadar okumanıza değmiş
olmalı… Belki gerildiniz, kötü oldunuz ama devamını
getirirseniz buna değer bence…
Ben bu akşam melankoliğim ve biraz abartmış olabilirim…
Hani sanatçı ve şairiz ya ondandır belki…
Bence bu yazıyı sadece okuyarak bırakmayın…
LÜTFEN ARADA BİR, BURADAN ALDIKLARINIZI TARTIN,
DÜŞÜNÜN VE HAYATINIZI GÖZDEN GEÇİRİN…
Ölümün kime ve ne zaman geleceğini Yüce Allah’ tan başka
bilen
yok…
İşte bu yüzden hazır yaşıyorken ve nefes alıyorken
yapabileceklerinizi yapın, ertelemeyin…
Bilerek – bilmeyerek kırdığınız kalpleri tamir edin…
Sizi sevenlere ve sevdiklerinize daha fazla zaman ayırın…
Ve en önemlisi;

VERDİĞİ-VERMEDİĞİ, ALDIĞI-ALMADIĞI HERŞEY İÇİN,
TEKRAR TEKRAR ŞÜKREDİN YÜCELER YÜCESİ YARADAN’A

CAN DÜNDAR……
__________________

__________________

 

 

 

Eğer ;

O’nu hatırladıkta başı göğe ermişçesine ya da asansör boşluğuna düşmüşçesine ürperiyorsa yüreğiniz… ömrü saatlere sıkışmış bir kelebek telaşıyla O hüzünden bu neşeye konup kalkıyorsanız gün boyu nedensiz… ve her konduğunuzda diğerini iple çekiyorsanız bu hislerin… O’nunlayken pervaneleşen yelkovanlar, O’nsuz mıhlanıp kalıyorsa yerine, bir akrep kadar hain…

sınıfta, büroda, yolda, yatakta içiniz içinize sığmıyor, O’ndan söz edilince yüzünüz, sizden habersiz, mis kokulu bir ekmek dilimi gibi kızarıyor, mahcup somurtuyor veya muzip sırıtıyorsa,

ve O, her durduğunuz yerde duruyor,

her baktığınız yerden size bakıyor, siz keyiflendikçe gülüp,

hüzünlendikçe ağlıyorsa…

dünyanın en güzel yeri O’nun yaşadığı yer, en güzel kokusu

bedenindeki ter, en dayanılmaz duygusu gözlerindeki kederse…

hayat O’nunla güzel ve onsuz müptezelse… elmalar pembe, kiremitler pembe, gökyüzü, yeryüzü,

O’nun yüzü pembeyse, kışlar ilkbaharsa, yazlar ilkbahar, güzler ilkbahar…

her şiirde anlatılan O’ysa… her filmin kahramanı O…

her roman O’ndan söz ediyor, her çiçek O’nu açıyorsa…

bir anlık ayrılık, bir ömür gibi geliyor ve gider gitmez

özlem saç diplerinizden çekiştirip beyninizi acıtıyorsa,

iştahınız kapanıyor, iştahınız açılıyor, iştahınız şaşırıyorsa…

iştahınız, hasret acısında bile karşı konulmaz bir tat buluyorsa…

eliniz telefonda yaşıyor, işaret parmağınızla ha bire O’nu tuşluyor, dara düştüğünüzde kapıyı çalanın

O olduğunu adınız gibi biliyorsanız… mütemadi bir sarhoşluk halinde, her çalan telefona O diye atlıyor, vitrindeki her giysiyi O’na yakıştırıyor, konuşan birini dinlerken "keşke O anlatsa" diye iç geçiriyorsanız…

kokusu burnunuzdan, sureti gözünüzden, sesi kulağınızdan, teni aklınızdan silinmiyorsa bir türlü…

özlemi, sol memenizin altında tek nüsha bir yasak yayın gibi taşıyorsanız gün boyu…

hem kimseler duymasın, hem cümle alem bilsin istiyorsanız…

O’nsuz geceler ıssız, sokaklar öksüzse… ayrılık ölüme,

vuslat sehere denkse…

gamze gamze tebessüm de onun içinse, alev alev öfke de;

bunca tavır, onca sabır ve nihayetsiz kahır hep O’nun yüzü suyu hürmetine…

uğruna ödenmeyecek bedel, gidilmeyecek yol, vazgeçilmeyecek konfor yoksa…

dışarıda yer yerinden oynuyor ve "içeri"de bu sizi zerrece ilgilendirmiyorsa, nedensiz küsüyor, sebepsiz affediyorsanız ve bütün bu hallerinize siz bile akıl erdiremiyorsanız kaybetme korkusu, kavuşma sevincinden ağır basıyorsa ve aşk, gurura baskın çıkıyorsa bu yüzden her daim… gece yarısı kadim bir dost gibi kucaklayan tanıdık bir şarkı,

bütün acı sözleri unutturmaya yetiyorsa…

Her gidişte ayaklarınız "Geri dön" diye yalpalıyorsa ve siz kendinize rağmen dönüyorsanız,

sınırsız, sabırsız, doyumsuz bir tutkuyla…

…o halde bugün sizin gününüz!..

"Çok yaşa"yın ve de "siz de görün"üz.

Can Dündar

 

 

 

 

 

  

 

Teypte eski bir Cohen şarkısı:

‘Yolumu gözleyen bir kadını terk ettim / karşılaştık bir süre sonra /‘Gözlerinin feri sönmüş’ dedi bana: / ‘Aşkım, ne oldu sana? ’/Böyle gerçeği söyleyince / ben de doğru söylemeye çalıştım ona /‘Senin güzelliğine ne olduysa’ dedim, / ‘benim gözlerime de o oldu’.

8 – 10 dizeye sıkışmış hazin bir aşk hikayesi… Buruk; kırılmış oyuncaklar kadar…
Ve yenik; ‘keşke’li cümleler gibi… Bu sözcüğü kaç konuşmanızın başına eklemişseniz onca ıskalamışsınızdır hayatı…

Dört mevsimlik bir sene olsa ömür, ‘keşke’, onun güzüne denk gelir.
Hepten vazgeçmek için erkendir, telafi etmek için geç…

Mağlubiyetin takısıdır ‘keşke’…
Kaçırılmış fırsatların, bastırılmış duyguların, harcanmış hayatların, boşa yaşanmış ya da hakkıyla yaşanamamış yılların, gecikmiş itirafların ağıtıdır.

Çarpılıp çıkılmış bir kapıda, yazılıp yollanmamış bir mektupta, göz yumulmuş bir haksızlıkta, vakit varken öpülmemiş bir elde, dilin ucuna gelip ertelenmiş bir sözdedir.

Feri sönmüş bir çift gözde ya da yitip gitmiş bir güzelliğin ardından iç çekişte…

‘Yolunu gözlemeseydim’, ‘öyle demeseydim’, ‘terk edip gitmeseydim’, ‘en güzel yıllarımı vermeseydim’ diye diye sızlanır gider.

‘Keşke’nin panzehiri ‘iyi ki’dir.
İlki ne kadar pısırıksa, ikinci o denli yiğittir.

‘Keşke’, çoğunlukla bir ‘ahhöla kopup gelir ciğerden… esefler, hayıflanmalar, yerinmeler sürükler peşinden…

‘İyi ki’ ise, muzaffer bir ‘ohhöla büyür; cüretiyle övünür.

‘Keşke’li cümlelerde nasıl yaşanmamışlığın, yarım kalmışlığın o ezik tuzu kuruluğu varsa, ‘iyi ki’lilerde de göze alabilmişliğin, riske girebilmişliğin, tadına varabilmişliğin mağrur yaraları kanar.

Okulu hiç kırmamışsınızdır, sinemada öpüşmemişsinizdir; dokundurtmamışsınızdır kendinize, bir kez olsun gemileri yakmamışsınızdır.

Konuşmanız gerektiğinde susmuş, koşacağınız zaman durmuş, sarılacağınız yerde kopmuşsunuzdur.

Bir insana, bir işe, bir davaya ömrünüzü adamışsınızdır. O insanın, o işin, o davanın, bunu hak etmediğini sezmenin hayal kırıklığındadır ‘keşke’…

‘Şimdiki aklım olsaydı’ dövünmesindedir. Geriye dönüp baktığınızda, ayıplara, yasaklara, korkulara, tabulara feda edilmiş, ‘Ne derler’e kurban verilmiş, son kullanma tarihi geçmiş bir yığın haz, bilinçaltından el sallar.

‘Keşke’cilerin hayatı, kasvetli bir pişmanlıklar mezarlığıdır.

‘İyi ki’ öyle mi ya! …

Onda, yara bere içinde de olsa, yana yana, ama doyasıya yaşamış olmanın iç huzuru ve haklı gururu haykırır.

‘İyi ki’lerinizi toplayın bugün ve ‘keşke’lerinizden çıkartın. Fazlaysa kardasınız demektir.

Aldırmayın yüreğinizdeki kramplara, mahzun hatıralara… Rüzgarlarla koştunuz ya…

‘Keşke’leriniz, ‘iyi ki’lerden çoksa…
Telafi için elinizi çabuk tutun. Tutun ki, yolunuzu gözlerken terk ettiğinizle bir gün yeniden karşılaştığınızda siz susarken, feri sönen gözleriniz ‘keşke’ diye nemlenmesin…

Can Dündar

 

 

 

 

 

  

 

Öyle içimdesin ki. Yanağımda dolaşan rüzgardan daha gerçek dokunuşların. Küçük, ürkek, kesik dokunuşlarınla, belki de her zamankinden daha yanımdasın. Yani öylesine, o kadar bensin ki. Ah nasıl anlatsam. Boşuna bu çabalarım, doğru kelimeleri aramalarım. Ne kitaplar yazıyor, ne de sözlüklerde karşılığı var.

Yalnızca hissediyor insan, yaşıyor. Kelimeler eksik, kelimeler yaralı. Kelimeler cılız.

Taşımıyor, anlatmıyor, tanımlamıyor bu duyguyu. Ben de. Çok başka bir şey. Sevginin ortasında, derin acılar hisseder mi insan? Aydınlık gülümsemelerin içine, hüznü yerleştirir mi durup dururken? Gözlerine buğu, diline sitem, yüreğine burukluk, çöreklenir kalır mı asırlarca?

Gelmeyeceğini bildiği mektup için, posta kutusunu hep aynı heyecanla açar mı? Dedim ya, başka bir şey bu. Ne kadar yalnızsam, o kadar seninleyim şu günlerde. Belki de en başta, tutup seni en derinlere koydum diye oldu bunlar. Kimseler ulaşmasın diye, kimselerin bilmediği, bulamayacağı yollara götürdüm seni. En derinlerde tuttum. Bana sakladım. Derine, hep daha derine.

Seni yapayalnız, bir tek bana bıraktım. Paylaşamadım yanlış yaptım. Sana ulaşan yolları kaybettim diye bütün bu şaşkınlıklar. Kendimi oradan oraya vurmam. Sağımda, solumda, ne zaman dikildiğini bilmediğim duvarlara çarpmam, hiç görmediğim çukurlarla boğuşmam. Denizlerin, gürültüyle gelip vurduğu dehlizlerin, acılı duvarları gibiyim.

Duvarlarım yosunlu, duvarlarım kaygan, duvarlarımdan hiç tükenmeyen sular sızıyor. Tutunamıyorum. Renklerim, gün içinde değişiyor. Soluyorum, soğuyorum. Güneş ulaşmıyor içerilerime. Küfleniyorum, yaşlanıyorum. Yalnızlıklar peşimde. Dokunduğum her ıslak duvardan, pis kokulu bir yalnızlık bulaşıyor üstüme. Biliyorum, bütün bunlar, hep benim suçum.

Seni sakladığım yere ulaşamaz oldum. Yollar, gitgide uzadı ve karıştı. Ümidimi ısıtacak, parlatacak, kımıldatacak bir şeylere ihtiyacım var. Ah onun ne olduğunu biliyorum. Sonu sana geliyor her cümlenin. Her şeyin başında içinde ve sonundasın. Bu değişmiyor. Öyle içimdesin ki. Birden aklıma geldi, tuttum sana bir mektup yazdım dün.

Çok mutluydum. Gün içinde neler yaptığımı, nelere kızıp, nelerle mutlu olduğumu, tek tek anlattım. Mevsimlerin ve insanların nasıl karışık ve beklenmedik olduklarını yazdım.

"Yine zamansız yağmurlar" dedim, "Daha önce, hiç bu kadar zayıf değildi güneş ışınları" dedim, "Gerçekten buradaki şarkıları hiç öğrenmeyecek, bilmeyecek, söylemeyecek misin?" dedim. Çok uzun bir mektup oldu. Başından sonuna kadar okudum.

Neler yazmışım diye merakımdan.

Sonra çekmecemden bir zarf çıkarıp, adını yazdım. Büyük harflerle, yalnızca adını. Adresini bilsem gönderir miydim, bilmiyorum. Mektup cebimde. Cebim yüreğime yakın. Yüreğim sende. Sen yüreğime yakın. Öyleyse mektup sende.

Can Dündar

   

 

 

 

 

About these ads
 

2 responses to “CAN DÜNDAR’ DAN YAZILAR

  1. ramazan

    21 Ocak 2008 at 18:58

    İyiliği gizlemek, kötülüğü gizlemekten daha üstündür. (Ebu Bekir Ferra)Bilmediklerimi ayağımın altına alsaydım başım göğe ererdi. (İmam-ı Azam)İnsan, alışkanlıklarının çocuğudur. (İbni Haldun)Herkes herkese bir lokma şey verebilir ama boğaz bağışlamak, ancak Allah’ın işidir. (Mevlana)Güzel söz söyleyen, kimseden kötü söz işitmez. (Firdevsi)Bir şeyi bulunmadığı yerde aramak, onu aramamak demektir. (Mevlana)Avcı nice al (tuzak, hile) bilirse, ayı da onca yol bilir. (Kaşgarlı Mahmud)Haksızlık karşısında eğilmeyiniz; çünkü hakkınızla beraber şerefinizi de kaybedersiniz. (Hz. Ali (r.a))Güzel konuşmanın sırrı, lüzumsuz sözleri terk etmektir. (Hz. Ebubekir)Özü doğru olanın, sözü de doğru olur. (Hz. Ali (r.a))Birliğin kederi, ayrılığın safasından daha hayırlıdır. (Yahya bin Muaz)Her gecenin bir gündüzü vardır. (Hz. Ali (r.a))Sakladığın sır senin esirindir. Açığa vurursan sen onun esiri olursun. (Hz. Ali (r.a))Bütün kötülüklerin anahtarı, hiddettir. (Cafer bin Muhammed)Kesilmiş koyuna derisinin yüzülmesi elem vermez. (Hz. Esma)Güzel ahlak; bağışlayıcılık, sabır ve tahammüldür. (Hasan-ı Basri)En iyi nasihat; iyi örnek olmaktır. (Malcolm X)Nefis üç köşeli dikendir, ne türlü koysan batar. (Mevlana)Geçmişler geleceğe, suyun suya benzemesinden daha çok benzer. (İbni Haldun)İnce sözler keskin kılıca benzer, kalkanın yoksa geri dur. (Mevlana)Gerçek zengin, bilgisi çok olan insandır. (Hz. Ali (r.a))Ya olduğun gibi görün, ya da göründüğün gibi ol. (Mevlana)Cevizi kırıp özüne inemeyen, hepsini kabuk zanneder. (İmam Gazali)Hayat, iman ve cihaddır. (Hz. Hüseyin (r.a))Haksızlığa baş kaldırmayanlar, onlardan gelecek her kötülüğe katlanmalıdırlar. (Hz. Ali (r.a))Hayatında ekmeği yenmeyen kimsenin adı, ölümünden sonra anılmaz. (Şeyh Sadi)Hiç kimse, diğer bir kimsenin kulu değildir. (Hz. Ali (r.a))Uzun mesafelere ulaşmak, yakın mesafeleri aşmakla mümkündür. (İmam Gazali)Tarih değil, hatalar tekerrür ediyor. (Abdulhamid Han)En büyük felaketler içinde bile ümidini kaybetme, unutma ki ilik, sert kemiğin içinden çıkar. (Hafız Şirazi)Cahillerin kalbi dudaklarında, alimlerin dudakları kalplerindedir. (Hz. Ali (r.a))Her kalbin çarpıntısı kendi ecelinin ayak sesleridir. (Beyazidi Bestami)Mal cimrilerde, silah korkaklarda, karar da zayıflarda olursa işler bozulur. (Hz. Ebubekir (r.a))Gecenin ne kadar uzun olduğunu ancak hastalar bilir. (Sadi)Kibir, bele bağlanmış taş gibidir. Onunla ne yüzülür ne de uçulur. (Hacı Bayram-ı Veli)Zalimler için yaşasın cehennem. (Bediüzzaman Said Nursi)Güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen hayatından lezzet alır. (Bediüzzaman Said Nursi)Tatlı suyun başı, kalabalık olur. (Mevlana)Kurdun elinden çobanlık gelmez. (Sadi)Eğri ok, doğru yol almaz. (Hz. Ali (r.a))Hiçbir acı, cehaletten daha fazla zahmet verici değildir. (Hz. Ali (r.a))İnsanı maskara eden, dilidir. (Sadi)Ham düşünceleri, ancak akıl pişirir. (Firdevsi)Fırsatlar da bulutlar gibi çabucak geçer gider. (Hz. Ebubekir (r.a))Hasedciye rahat, kötü huyluyu da şeref yoktur. (Ahnef bin Kays)Çocuklarınızı kuzu gibi büyütmeyiniz ki, ileride kuzu gibi güdülmesinler. (Şeyh Sadi Sirazi)Hükümetlerin en kötüsü, suçsuzu korkutandır. (Beydeba)Hükümdar köylünün yumurtasını alırsa, adamları bütün tavukları alır. (Sadi)Bin zulme uğrasan da, bir zulüm yapma. (Hz. Ali (r.a))Bir mum diğer bir mumu tutuşturmakla ışığından bir şey kaybetmez. (Mevlana)

     
  2. ramazan

    21 Ocak 2008 at 18:59

    selam ve dua ile yazdığım alıntıdır allaha emanet ol başarılar

     

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logo

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook photo

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ photo

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

 
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

%d blogcu bunu beğendi: